13 Mart 2015 Cuma

TAŞPINAR'IN ANLATIKKLARI - K1OVSAM


K1OVSAM
M. FARUK KUTLU
Çeçenlerin kendilerine özgü geleneklerinden biri de, iki kişi tarafından düello biçiminde yapılan kama ustalığı gösterisiydi. Her cuma günü cami önünde, cemaatin önünde yapılırdı. Bu gösteriye, Çeçence; çekişme, kozlarını paylaşma anlamlarına yakın olan “k1ovsam” denirdi.
K1ovsam yapan iki kişi namazdan çıkarken birinin diğerini hafifçe itmesi k1ovsama davetiye çıkarmak demekti. Düşmanlık amacı güdülmeden yapılan bu gösteride iki Çeçen kamalarını çekip karşı karşıya gelirdi. Kalabalığın oluşturduğu topluluğun önüne çıkan iki kişi önce birbirlerini süzer, sonra ilk hamlelerini yaparlardı. Amaç; kama ucunu kullanarak rakibin vücudunda hafif çizikler açıp rakibi pes ettirmekti. Düşmanlık amacı taşımayan bu kapışmada derin yara açmak korkaklık sayılırdı. Amaç kama kullanma ustalığı göstermek olduğu için, derin yara açan anında elenirdi.
Bu gelenek her Cuma devam ederken Sivas’tan misafir bir Çeçen gelir. Misafir Çeçenin bu kapışmadan haberi vardır. Kendisi de Çardaklı biriyle k1ovsam yapmak istediğini söyler. Yani Çardaklılara delikanlılığını gösterecektir.

Sivaslı Çeçenin bu isteği kabul edilir ve karşısına iyi kama kullanan bir Çardaklı çıkarılır. Kalabalık toplanır, k1ovsam başlar. İki tarafta çok ustadır ve kamayı çok ustaca kullanmaktadırlar. Birbirlerine o kadar çok çizik atarlar ki üzerlerindeki giysiler lime lime olur, fakat iki tarafta birbirine üstünlük sağlayamaz. Çardaklı yaşlılar bir öneride bulunur. Hayvan yemliğine tuz konacak, dövüşçüler yemliğin içinde yatarak kozlarını paylaşmaya devam edecektir….
Hikayenin devamı: "TAŞ PINARIN ANLATTIKLARI" kitabında yayınlanacaktır… 

10 Mart 2015 Salı

TAŞPINAR'IN ANLATTIKLARI-LULA, RAMZAN VE AYI


TAŞPINAR'IN ANLATTIKLARI-LULA, RAMZAN VE AYI
Yazan:M.Faruk KUTLU

Çardaktan eve geçenler ağaç konusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar. Geniş tahta balkonlu, çift katlı evler yaptılar. Başka sebepler dahilinde yüz elli yılda bütün ormanı bitirdiler. Tek başlarına buna güçleri yetmediği için komşu Urumhoca ve Ercekliler de yardımcı oldular. Güneşe doğru yaptıkları evlerin geniş tahta balkonlarından, kurumuş yamaçlarıyla Parpi’ye bakar oldular. Halbuki bir zamanlar sağ tarafımdaki Parpi’ye kadar her yer ormanlarla kaplıydı. Ormanları topladığı sularla her tarafta pınarlar kaynıyor, yol kenarlarındaki arklardan şarıl şarıl sular akıyordu.
Söz ormandan açılmışken yaşanmış komik bir olay anlatacağım sizlere. Çardaklı Lula ve Ramzan iki samimi arkadaştı. Boş zamanlarını birbirlerine şaka yapmaya ayırmış gibiydiler.
Kışın yaklaştığı bir gün bu iki eski dost yakacak odun kesmek için ormana gitmeye karar vermişler. Ertesi gün sabah namazıyla yola çıkmışlar.  Her zamanki gibi birbirleriyle şakalaşarak, peşlerinden çektikleri kağnı arabasıyla ağaçların sık olduğu yere gelmişler.  Öküzleri çözüp bir ağaca bağladıktan sonra ormana dalmışlar. Ellerinde baltalar, bir araba odun kestikten sonra sıra toplamaya gelmiş. Kestikleri ağaçları toplayıp arabanın yanına getiriyorlarmış.
Ramzan kendi yerine gidip topladığı ağaçları sırtlarken önündeki çalıların kıpırdadığını görmüş. Önce aldırmamış, arkadaşı Lula olduğunu düşünmüş. Fakat çalılar aralanınca bir de ne görsün, karşısında bir ayı! Ramzan Allah diye bağırıp geldiği tarafa doğru koşmaya başlamış, ayı da peşinden. Ramzan çalıların üzerinden atlamış, ağaçları yanından dolanmış ayı peşinden ayrılmamış.
Koşturmaca kalın bir ağacın önüne kadar sürmüş. Ramzan ağacın arkasına, ayı da diğer tarafa gizlenmiş. Ortalarına aldıkları ağacın bir yanında Ramzan, diğer yanında ayı bekliyormuş. Bir süre soluklandıktan sonra Ramzan sağa hamle yapmış ayı pençesini önüne uzatmış, sola hamle yine ayının pençesi uzatmış. Ramzan hangi tarafa elini uzatsa ayı pençesini gösteriyormuş, bir sağ bir sol… Ramzan ağacın her iki yanından ellerini birden sağlı sollu karşıya uzatmış. Ayı da ağacın her iki yanından pençelerini uzatıp ağaca geçirmiş. Ramzan can havliyle ayının ayının iki pençesini yakalamış ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış..
Ortada ağaç, Ramzan bir yanda, ayı diğer yanda el eleyken Lula olanlardan habersiz odun toplamaya devam ediyormuş. Ancak Ramzan’ın uzaktan gelen sesiyle o tarafa yönelmiş. Sesin geldiği yere yaklaştığında ortalarındaki ağaca sarmaşmış vaziyette Ramzan ve ayıyı görmüş. Ramzan Lula’ya seslenmiş: ‘Ben ayıyı tuttum, sen baltayı alıp gel, şu ayıyı öldür. Bırakırsam bu ayı ikimizi de öldürür.’ Lula tamam deyip baltayı almak için dönmüş.
Ancak dönerken öküzlerden birinin bağladığı yerden kaçtığını görmüş. Bunu da ayılar yemesin diye önüne katıp diğer öküzün yanına getirmiş. Bu yolculuk esnasında Lula Ramzan’ı unutmuş. Yarım kalan işini tamamlamaya koyulmuş. Odunları arabaya yüklemiş, öküzleri kağnıya bağlamış, sonra ver elini Çardak.
            Lula Çardağa ulaştığında hava çoktan kararmış, odunları indirmiş, öküzleri ahıra sürmüş. Akşam yemeği, aptes, namaz bitince Lula dinlenmeye çekilmiş. Fakat o sırada Ramzan’ın karısı çıka gelmiş. ‘Lula Ramzan seninle oduna gitmişti neden dönmedi’ diye sormuş. O anda Lula’nın aklına Ramzan gelmiş: ‘Ramzan ayının biriyle ağaca sarılı duruyordu’ demiş. Ramzan’ın karsı bağırarak dışarı fırlamış: ‘Alaley, ormanda bir ayı bizim adamı yakalamış, bırakmıyormuş’ diye bağırarak yukarı ormana doğru koşmaya başlamış. Peşinden Lula ve olayı duyan komşular onun peşinden koşarak olay mahalline varmışlar. Fener ışıklarının aydınlığında ağacın bir tarafında gözleri yerinden çıkacak gibi fırlamış boş boş bakan ve ayının pençelerini tuttuğu gibi bırakmayan Ramzan, diğer tarafta pençelerini kurtaramayan, sinirden çatlayıp ölen ayıyı bulmuşlar. Zorlukla Ramzan’ın ellerini çözebilmişler. Bunu nasıl becerdiklerini duymadım. Ancak Ramzan iki kolu havada ve önde ayıyı tutma şeklini hiç bozmadan yukarıdaki ormandan Çardağa kadar geldiğini duydum.
Ramzan’ın şoku ne kadar zamanda atlattığı bilgisine gelince, bu hikayeyi nakleden Faruk Çeçen’de soranlara böyle bir bilgiye sahip olmadığını söylüyordu.

7 Mart 2015 Cumartesi

TAŞPINAR'IN ANLATTIKLARI- ÇARDAKLILAR

TAŞPINAR'IN ANLATTIKLARI - ÇARDAKLILAR
M. FARUK KUTLU

Kalpaklılar gitmedi, 150 yıldır buradalar. Onlarda değişti ben de çok değiştim. O güzelim taşlarım ve aslan yontularım yok artık. Hepsini söktüler ve beni gri bir betonla kapladılar. Suyum da azalmaya başladı, bir zaman sonra da kesilecek eminim. Suyum kesilmeden gördüklerimi, duyduklarımı anlatmam gerek. Belki ilerde beni de tamamen kapatmaz, yerime bir taş diker, üzerine de bir musluk koyarlar. Altına da “Burada bir zamanlar TAŞ PINAR vardı” diye yazarlar.
            Gördüklerimi, duyduklarımı neden anlatmak istiyorum bilmek istersiniz belki. Çünkü bu kasaba benim etrafımda kuruldu ve sonra büyüdü gitti. Ben başlangıç noktasıyım, bilmek isterseniz bana kulak verin...
            Gelen kalpaklılar üç büyük aileydi. Bir aile arka tarafıma, bir aile hemen sol yanıma, üçüncü aile ilerde soluma yerleşti. Sağ tarafımdan çağıldayıp akan dere önümden akıp gidiyor, sonra tekrar sağa kıvrılıp gidiyordu. Önüm ve sağ yanım neden boş kalmıştı anlamışsınızdır herhalde.
            İlerdeki sol yanımdaki aile, büyük ağaçların altından çıkan küçük pınarın yanındaki küçük düzlüğe yerleştirildi. Kışın yaklaştığı soğuk bir akşamdı. Kalpaklılar yünden yapılmış kalın örtüleri sarınıp ateşin önünde sabahı ettiler. Ertesi sabah kışın ilk karı yere düşerken, ilerde sol yanımdaki ailenin bulunduğu yerden gelen incecik bir sesle uyandım. Pınar kenarında hararetli koşturan kadınları gördüm, erkekler de toplu halde uzakta başka bir yerde toplanmış olaydan habersiz görünmeye çalışıyorlardı.
            İlk defa bir insan yavrusunu o sabah gördüm. İncecik sesi çıkaran da oydu. Bu yorgun insanların bir bebekleri olmuştu. Kadınlar onu bezlere sarıp anneye uzatıyordu. Erkekler rahatlamışlar, tütünlerini çıkarıp sararken geleceğe ait konuşmalara dalmışlardı.
...
Sonra ellerinde baltalar
Her çeşit ağacın bulunduğu ormana daldılar.
Gün batmadan döndüler, getirdikleri ağaçları diktiler.
Aralarını dallarla ördükleri çardaklara girdiler.
Çardaklılar.
...


Üç ailenin başında üç büyüğü vardı. Gin Hacı (GENEL), Cemal (ERDOĞAN) ve Eyla Curkh (GÜNEY). Bunlardı ilk çardakları kuran Çardaklılar. Bulundukları yeri gezip toprakları üçe böldüler. Sağda solda kalan akrabalarına: “Gelin hepimize yetecek toprak var burada, sizin için de yerler ayırdık, bekliyoruz” dediler.
Çukurova’daki grubun yarısı sıtmadan yok olmuştu. Sağ kalanlarsa Kafkasya’ya dönerken bu haberi alıp çardakların kurulu olduğu yere doğru  yönelmişlerdi. Aç susuz perişan halde yol alırken, karşılarına çıkan mısır tarlasına dalmışlar, kızgın tarla bekçisi “Ayıp ayıp’ diye onlara bağırmış. Ayıp kelimesini “Ayup” anlayan en öndeki arkadakilere seslenmiş: “Gelin bu mısırları Ayup ekmiş” (Sa düyla har hacıkış Ayubus yiyna) İçlerinden bazıları: “Allah razı olsun Ayup’tan, bizden önce gelip buralara mısırlar ekmiş” demiş.  Hayır duası tarla sahibinden başka bir yere gitmiş ama bizim kalabalık yedikleri mısırlarla çardakların olduğu yere ulaşmışlar.

            Böylece ufak tefek kabileler teker teker gelip çardaklarını kurdular. Çardaklarında mutlu günler geçirdiler, Kafkasya’ya geri döneriz fikri kaybolduğunda da çardakları yıkıp evler yapmaya başladılar....

4 Mart 2015 Çarşamba


TAŞPINAR’IN ANLATTIKLARI
M. Faruk KUTLU-2015

Toroslar’ın en doğusunda Berit Dağı’nın kuzeyini gören tepelikte suyum yeryüzüne çıkmıştı. Etrafım ağaçlıkla çevriliydi, çeşitli yaban hayvanları bana gelip susuzluklarını giderirlerdi.
İnsan denen varlığı da burada tanıdım. Suyumu içen hayvanları avlamak için gelirler, avlanır, yer, içer giderlerdi. Ama kimlerdi, nereden gelir nereye giderler hiç bilmezdim. Ben insanları sevmiştim, yanımda kalın diye seslenirdim ama onlar benim sesimi duymaz, alıp başlarını geldikleri yere geri dönerlerdi.
Ama sesimi duyurabildiğim arkadaşlarım da yok değildi hani. Yıllardır tanıdığım iki aslan vardı. Onları ta küçüklüklerinden beri tanırım. İlk su içmeye geldikleri gün kavgaya tutuştuklarında durmaları için avazım çıktığı kadar bağırdım. Kavgayı kesip korkup kaçtılar. Sonraki gelişlerinde kavga etmedikleri için memnuniyetimi belirttim. Çok sevindiler ve her gelişlerinde ormanda olan biteni bana anlattılar.
Yıllar böyle geçiyordu ama bir gün telaşla geldiler. Uzaktan gelen kalabalık insan ve hayvanları gördüklerini söylediler, heyecanlıydılar.  Koşarak uzaklaştılar. Akşam üzeri yanıma son kez geldiler, telaşla suyumdan yudumluyorlardı. İşte her şey o anda oldu. Nereden geldiği belli olmayan bir ok “CUP” diye tam göbeğime saplandı. Aslanlar telaşla kafalarını kaldırdıklarında ağaçların arkasındaki gölgeleri fark edip olanca hızlarıyla uzaklaşıp gittiler. Ormanlık alanda kaybolup giden aslanları son görüşümdü bu.
Ağaçların arasındaki gölgeler bana doğru yaklaşmaya başlayınca bunların tepeden tırnağa silahlı insanlar olduğunu gördüm. Tepelerinde tüyler sarkan miğferleri, ellerinde mızrak ve yaylar, bellerinde düz kılıçlarıyla vücutlarını saran deri zırhlar vardı... Sonra diğerleri geldiler atlar, arabalar. Bu insan ve hayvanlardan oluşan topluluk içinde biri vardı ki o ne derse diğerleri hemen yerine getiriyordu. Sonra öğrendiğime göre o komutanlarıymış. ‘O’ dediğim insan hepsinden daha iri ve süslüydü. Miğferindeki tüyler daha uzun vücudu daha parlak zırhla kaplıydı. El kol işaretleri yaparak bir şeyler söyledi. İnsanlar koşturmaya başladı. Arabalar boşaltılıp çadırlar kurulmaya başladılar. Akşam olunca çadırlarına çekildi bir kısmı, bir kısmı yanan ateşin çevresine uzandı. Ellerinde uzun sopa tutanlar da sabaha kadar uyumadan gezindiler. Ertesi sabah toplanıp gideceklerini sanmıştım ama yanılmışım. Ertesi sabah , ertesi sabah, daha sonraki sabah ayrılmadılar. Gitmiyorlardı...
Günler geçti ne konuştuklarını da anlamaya başlamıştım. Bir gün çevremi bir kalabalık sardı. Herkes bana bakıyor, bir şeyler konuşuyordu. Komutan geldi o da bana bakıp bir şeyler söyleyip işaretler yaptı. Sonra askerlerin içindeki sıska askeri yanına çağırdı:  “Buraya güzel bir çeşme yap ki biz de hayvanlarımız da bu suyu rahat kullanalım” dediğini anladım. Çeşme ne demek, su nasıl rahat kullanılır çözememiştim. 
Sıska adam komutan gittikten sonra birilerini yanına çağırdı. Adamlara bir şeyler anlattıktan sonra hepsi bir yerlere dağıldı. bir süre sonra sıska adam ve diğerleri arabalarla yanıma gelmeye başladılar. Arabalarda taşlar vardı. Getirdikleri taşları biraz uzağımı dökmeye başladılar. Bunlar ne yapıyor beni kapatacaklar mı diye korkuya kapılmıştım.
Taşları ellerindeki bir takım aletlerle kırmaya başladılar. Kırdıkça taşlara değişik şekiller vermeye başladılar. Büyük bir keyifle kırıp değiştirdikleri taşlara bakıyordum. Sonra inanılmaz bir şey gördüm. Taş kıranlardan biri Sıska adama  üzerlerinde aslan şekli verilmiş kabartmaları gösteriyordu. Çok heyecanlanmıştım, bunlar benim aslan arkadaşlarımdı. İki ayrı taş üzerine karşılıklı birbirine bakan iki aslan kabartması vardı. Ama onları neden yapmışlardı anlayamamıştım.
Taşlara şekil vermekten bıktılar mı yoksa ellerinde taş mı kalmadı bilemiyorum askerler işi bıraktılar. Etrafıma gerdikleri iplerin içlerine taşları dizmeye başladılar. Ne yapıyor bunlar beni kapatacaklar mı? Hayır beni biraz kazıp etrafıma düz taşları dizdiler. Suyum şimdi taşların arasındaydı. Bir gövdeye sahip gibi hissediyordum kendimi. Yanlara iki sütun diktiler. Sütunların ortasına iki pirinç boru ile bana ağız yaptılar. Suyum buradan önümdeki yalağa gürültüyle akmağa başladı. Her iki yandaki sütunların üzerine küçük taşları kavisli bir şekilde dizmeye başladılar. Az sonra taşlar yukarıda bir kemerde birleşti. Araya kilit taşını koyduktan sonra kemer tamamlandı. Kemerin iki yanındaki duvarı yükselttiler ve aslan kabartmalarını her iki yana koydular. Üzerine dizilen taşlarla tavan yaparak işlerini bitirdiler. Bütün bunları önümdeki su birikintisinden heyecanla takip etmiştim.
Bu insanlar toprağın içinde yatan beni ayağa kaldırıp bir vücut vermişlerdi. Hayranlıkla kendimi seyretmem önümdeki su birikintisini kapatan insanlar sayesinde son buldu. Karşıma gelen kalabalık beni hayranlıkla izliyordu. Sonra komutan gelip beni iyice süzdü, gülümsedi yanındaki Sıska adama güzel şeyler söyledi. Etrafımda benim için tören düzenlendi, sonra da bütün adamlara ziyafet verildi. Hayatımın en güzel günüydü. Yani ikinci doğum günüm...
Bana vücut veren insanlarla mutlu yıllar geçirdim. Nice insan ve onların hayvanları suyumu içti bilemiyorum ama bir gün sessizce çekip gittiler. Ağaçların arasında yine yalnız kalmıştım. Gündüzler geceler boyu suyum aktı durdu. Ormandaki eski dostlarımdan kalan yoktu ama onların çocukları beni yalnız bırakmadılar. Tabi onlar gelene kadar.
Gelenler yorgun, üzgün ve yılgındı... Atları, öküz arabaları, küçük ve büyükbaş hayvanları da yorgundu. Çok uzaktan geliyorlardı bir öncekiler gibi. Ama bir farkla; öncekiler savaş için gelmişti, bunlar savaştan kaçmışlardı. Erkeklerin başında kalpak, vücutları silahla kaplıydı. Kadınlar yerlere kadar uzanan süslü giysiler içindeydi. Acaba bu insanlar da diğerleri gibi kalacak mı yoksa gidecekler miydi?


DEVAM EDECEK

12 Ocak 2015 Pazartesi

Artist's Book Faruk Kutlu



4 Ocak 2015 Pazar

Artist's Book Faruk Kutlu